Yunusdur Benim Adım

"Yunus’durur benim adım, gün geçtikçe artar odum

İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni"

Yunus EMRE

Anadolu’nun karanlık çağında "diken içinde açan gül"lerin en ihtişamlı; fakat bir o kadar de sade olanı Yunus’tur. Bu sade dervişin hayatı tam bir "masal güzelliği" taşır. Gerçekten de Yunus’un hayatı tam bir masaldır. Tabii, sade ve güzel bir masal... Ama bu masal Tanpınar’a göre daha Yunus’un adından başlar.

Yunus’un adının Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir edebiyat adamını bu kadar derin düşüncelere sevk etmesi boşuna değil elbette... Çünkü çilenin soylu macerasını yaşamış bir Yunus daha biliyoruz. O da Yunus peygamberdir ve onun macerasıyla bizim Derviş Yunus’un macerası daha isimlerinden başlayarak çarpıcı benzerlikler taşımaktadır.

Tanpınar’a göre Yunus, Anadolu’da bu ismi taşıyan ilk sufidir. Üstelik bu isim onun doğduğunda kendine verilen ismi değildir. Yunus, sonradan Yunus peygamberin isminden mülhem olarak bu ismi benimsemiştir.

Yunus’un çeşitli münasebetler düşürerek Divan’ında pek çok peygamberin isminden doğrudan yahut telmih yoluyla bahsettiğini biliyoruz. Peki, neden başka bir peygamberin ismini değil de Yunus ismini benimsemiştir? Tanpınar, bu durumu ikisinin benzerlikler taşıyan şahsi maceralarına bağlar. Ona göre bu benzer macera "karanlığın yuttuğu ve sonradan karanlıktan dönen ışığa çıkan" insanın macerasıdır.

Bilindiği gibi Yunus peygamber, putperest bir kavme elçi olarak gönderilir. Fakat kavmi onu dinlemez. O da bir an için nefsine kapılarak bir gemiye biner. Denize atılır. Onu bir balık yutar. Bu karanlık ortamda içine döner. Nefsinin kendisine oynadığı son oyunu fark ederek tövbe edip pişmanlık gözyaşları döker. Sonunda İlahi af gerçekleşir. Balık onu bir karaya bırakır. Karanlık safha biter ve aydınlığa ulaşır.

Yunus, bu olayı elbette bilmektedir:

Balık karnında yatan, deryaları seyreden

Kabak kökün yaslanan, Yunus Peygamber yatur

……………………..

Denizde hakâyıklar cevlân urur balıklar

Yunus deniz mevcine taldum talmadum dime

şeklindeki söyleyişleri bu macerayı içselleştirdiğini göstermektedir. Çünkü Yunus da şeyhinin "Sen hâlâ dünya kokuyorsun…" sözü üzerine Dergâhı gizlice terk edip dağlara düşmüş; yani "karanlık bir safha"ya girmiştir. Bundan sonraki çilesi ise Yunus peygamberin yaşadıklarından farksızıdır. Dergâhtan ayrılması, onu derin üzüntülere salar. O da pişmanlık gözyaşları döker. Sonunda oraya döner. Şeyhinin onu " Bizim Yunus mu?" diye karşılaması ise bağışlandığının bir ifadesidir.

Yeniden Tanpınar’a dönecek olursak Yunus’un "Tabduk Emre’ye intisabı, Dergâhı’nda kalışı, oradan ayrılışı, tekrar gelişi ve nihayet izin alıp insanlar arasında bu defa irşat için yeniden girmesi, bütün bu kaybolma, kapanma, yeniden ve başka bir hüviyetle doğma hikâyesi, hep bu adın etrafında toplanabilecek vakıalardır."

Tanpınar, sözün sonunu şöyle bağlar: "Çok muhtemeldir ki Yunus bu adı seçmiş olsun. Yahut da bu tesadüf bütün hayatına istikamet versin. Ben yine Peygember Yunus’un balığın karnına coşkun bir fırtına yüzünden düştüğünü göz önünde tutarak birinci şıkka ihtimal veriyorum".

Tanpınar, buradan daha ilginç bir sonuca daha ulaşır. Ona göre "Fırtınanın yerini burada Moğol istilasının hakiki bir cehennem yaptığı, doğduğu bu XIII. asır ortası tutar." Gerçek böyle yahut değil. Ama Tanpınar’ın bu yorumu, üzerinde dikkatle durulmaya değer bir özellik taşıyor. Eğer öyle olmasaydı;

Ben bu sûretden ilerü adum Yunus degil iken

Ben olıdum ol ben idüm bu aşkı sunandayıdum

ya da

Adımı Yunus dakdum sırrum âleme çakdum

Levh ü kalemden öndin dilde söylenen benem

şeklindeki mısralarını nasıl anlayabilecektik ki?

Varlık önünde yokluk elbisesi giymeden bu yolda menzil alınamayacağı düşünüldüğünde Yunus’un kendi maddi varlığını ismi dâhil terk ettiğini, bütün isim ve suretlerden geçip birlik denizine girdiğini mutlak varlık karşısında şöyle demesi de bu yorumu güçlendiren bir ayrıntı olarak görülemez mi?

Yunus bu cismim adıdır cisim anun bünyâdıdır

Adım eger sorarısan bilgil câna cânân benem

Tanpınar, iki Yunus arasında bu karşılaştırmayı yaparken peygamberlerin ve ermişlerin kemal yolundaki maceralarından elbette haberdardır. Peygamberler de dervişler de bu anlamda ortak bir kaderi yaşarlar. Onlar "Mânâ erleri" olarak "ipek böceği"ne benzerler. Onların da bir "koza dönemi" vardır. Arif Nihat Asya’nın da belirttiği gibi "Yunus peygamber, bu dönemi balığın karnında, Yunus Emre de Tabduk’un kapısında ve yollarda" geçirmiştir.